Helsingör
Helsingör, Danimarka haritasında bir kıyı kenti gibi görünse de gölge şehirler katmanında aslında bir eşik mekanıdır, çünkü burada deniz yalnızca iki kıtayı değil, bilincin kendi içindeki iki yönü de ayırır ve Kronborg Kalesi bu ayrımın tam ortasında, sanki hem bekçi hem de yargıç rolünü üstlenmiş gibi zamana bakar. Kale, taş duvarlarıyla askeri bir yapıdan çok daha fazlasıdır; iç avluda yankılanan her adım, geçmişte verilmiş ama hiçbir zaman tamamen kapanmamış kararların sesini taşır, çünkü Helsingör’ün ruhu fethetmek üzerine değil, kararsızlık üzerine kuruludur ve bu kararsızlık yüzyıllar boyunca burada yaşayan herkese bulaşan sessiz bir miras gibi aktarılmıştır. Denizden yükselen sis, kaleyi her sardığında yapı bir ayna haline gelir; dışarıdan bakan için ihtişamlı ve soğuk, içeride kalan için ise dar, yankılı ve sorgulayıcıdır, bu yüzden Helsingör’de insan kendini tek bir bütün olarak değil, birbirine bakan iki parça gibi algılar ve bu parçalar çoğu zaman uzlaşmak yerine birbirini izlemekle yetinir Bu izleme hali, zihnin bölündüğü eşiğin ta kendisidir.
Kronborg’un altında uzandığına inanılan tüneller ve kapalı geçitler, resmi tarihte savunma amaçlı anlatılır; fakat gölge okumada bu boşluklar, bilincin bastırılmış katmanları olarak yorumlanır, yani yukarıda düzen, disiplin ve görünür iktidar varken, aşağıda tereddüt, korku ve söze dökülmeyen düşünceler dolaşır. Bu nedenle Helsingör, karar veremeyenlerin şehri değildir; tam tersine, kararın bedelini en ağır hissedenlerin şehridir. Shakespeare’in Hamlet’i bu şehirle anıldığında çoğu kişi bunu edebi bir tesadüf sanır, oysa Helsingör’ün titreşimi, “olmak ya da olmamak” sorusunu bir metinden çok önce üretmiştir; burada var olmak bile bir tercihe dönüşür ve tercih yapmak, kalenin taşları arasında yankılanan bir iç sorguya davet anlamına gelir.
Gölge Şehirler haritasında Helsingör’ün simgesi bu yüzden kırık bir aynadır: bütünlüğü reddetmez ama parçalanmayı inkar da etmez. Geceleri liman sessizleştiğinde, denizle kale arasında kalan o dar hatta durduğunuzda, şehir size yön göstermez; aksine, içinizde zaten var olan iki sesi birbirine yaklaştırır ve hangisini seçeceğinize karışmaz. Bu kayıtsızlık, Helsingör’ün en güçlü etkisidir, çünkü bazı şehirler insanı dönüştürmez, sadece kendisiyle baş başa bırakır. Helsingör bir varış noktası değildir; bir geçiştir. Buraya gelen herkes bir şey kaybetmez, ama neredeyse herkes bir şeyini geride bırakır: kesinlik duygusunu.

Yorumlar
Yorum Gönder