Saint Petersburg; Suyun Üzerine Kurulmuş Gölge Başkent

Saint Petersburg, bir şehrin nasıl inşa edildiğinden çok, neden bu kadar huzursuz bir bilinç taşıdığı sorusunu sorduran nadir yerlerden biridir; çünkü bu şehir, sağlam kaya üzerine değil, bataklıkların, suların ve bastırılmış bir doğanın üzerine kurulmuş, daha ilk gününden itibaren toprağı değil suyu ikna etmek zorunda kalmış bir başkenttir ve bu zorunlu uzlaşma, kentin ruhuna kalıcı bir gölge olarak sinmiştir.

Çar I. Petro’nun iradesiyle Neva Nehri deltasında yükselen Saint Petersburg, yüzeyde Avrupa’ya açılan bir pencere, zarif saraylar ve geniş bulvarlarla süslenmiş bir imparatorluk vitrini gibi görünse de, derinlere inildiğinde bu estetiğin altında sürekli bastırılan bir kaos hissi sezilir; çünkü şehir, doğanın izin verdiği kadar değil, iktidarın emrettiği kadar var edilmiştir. Bataklıklar kurutulmuş, kanallar açılmış, su yönlendirilmiş ama hiçbir zaman tamamen susturulamamıştır.

Gölge Şehirler perspektifinde Saint Petersburg’un asıl karakteri, bu bastırılmış su hafızasında gizlidir; çünkü su unutmaz. Ne kadar yönlendirilirse yönlendirilsin, ne kadar setlerle çevrilirse çevrilsin, su kendi yolunu, kendi ritmini ve kendi sabrını korur. Şehrin sık sık yaşadığı seller, taşkınlar ve sisli sabahlar, yalnızca meteorolojik olaylar değil, bu bastırılmış hafızanın yüzeye çıkma anlarıdır; sanki şehir belli aralıklarla kendi temelini hatırlatmak ister.

Saint Petersburg’un kanalları ve köprüleri, bir ulaşım sistemi olmaktan çok, bilinç katmanları arasında kurulmuş geçitler gibidir; gündüzleri düzenli, kontrollü ve ölçülü görünen bu ağ, geceleri ve özellikle “Beyaz Geceler” döneminde gerçek karakterini açığa çıkarır. Güneşin tam olarak batmadığı bu zamanlarda şehir ne tamamen uyanıktır ne de tam anlamıyla uyur; bu arada kalmışlık hali, Petersburg’un en güçlü simgesidir. Ne gündüzdür ne gece, ne rüyadır ne gerçek… Tam anlamıyla bir eşik bilinci.

Mimarinin kendisi bile bu eşik hissini pekiştirir; saraylar ve anıtlar ihtişamlıdır ama mesafelidir, güzeldir ama soğuktur, insanı içine almak yerine uzaktan izler. Bu şehirde mimari, güven vermekten çok otoriteyi hatırlatır ve bu da insanın kendini sürekli bir sahnenin parçası gibi hissetmesine neden olur. Saint Petersburg’da yürürken insan, bir şehrin içinde değil, bir anlatının içinde dolaştığını fark eder; her sokak, her cephe, her sütun bir şey anlatır ama hiçbir zaman tamamını söylemez.

Yeraltına inildiğinde bu gölge daha da yoğunlaşır. Şehrin altında bulunan eski tüneller, bodrumlar ve servis geçitleri, yüzeydeki zarafetin tam zıddı bir dünyayı barındırır; nemli duvarlar, dar alanlar ve sürekli hissedilen su sesi, Petersburg’un gerçek bedeninin yukarıda değil, aşağıda olduğunu düşündürür. Bu yüzden Gölge Şehirler bağlamında Saint Petersburg, ışıkla süslenmiş bir başkentten çok, suyun üzerinde tutulmaya çalışılan bir bilinç adasıdır.

Saint Petersburg’un insan üzerindeki etkisi de bu ikili yapıdan beslenir; şehir, kimilerini büyülerken kimilerini boğar, kimilerine ilham verirken kimilerinde derin bir huzursuzluk yaratır. Bu tesadüf değildir. Çünkü suyun üzerine kurulan her yapı, sürekli denge ister; en küçük ihmalde çatlak verir, en ufak dikkatsizlikte sızdırır. Petersburg da ziyaretçisinden aynı şeyi talep eder: Denge. Aksi halde şehir insanı içine almaz, onu kendi gölgesinde kaybettirir.

Gölge Şehirler serisinde Saint Petersburg’un yeri bu yüzden özeldir; çünkü burası karanlığı saklamaz, onu estetize eder, düzenler ve mimariyle örtmeye çalışır ama tamamen yok edemez. Şehir, bize şunu öğretir: Bastırılan doğa, bastırılan hafıza ve bastırılan gerçeklik hiçbir zaman tamamen kaybolmaz; sadece daha derinden çalışmaya başlar. Ve belki de Saint Petersburg’un en sessiz ama en güçlü mesajı şudur: Bir şehir ne kadar güzel inşa edilirse edilsin, temeli neyin üzerine atıldıysa ruhu da orada yaşamaya devam eder.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zamanın Eksenine Kurulan Şehir; Londra’nın Ley Hatları

İskoçya’nın İç Ley Hattı

Iona Adası