Ölülerin Yönettiği Şehir; Roskilde ve Hafızanın Gücü
Roskilde, Gölge Şehirler anlatısında yalnızca bir yerleşim noktası değil, ölüm–iktidar–hafıza arasında kurulan son derece bilinçli ve kalıcı bir üçgenin mekana dönüşmüş hali olarak okunmalıdır; çünkü burada ölüm bir son değil, iktidarın sürekliliğini garanti altına alan bir mühür, hafıza ise yalnızca hatırlanan değil, taşın içine yerleştirilen bir otorite biçimidir. Roskilde’nin tarihsel katmanlarına yaklaşıldığında ilk hissedilen şey, bu şehrin hiçbir zaman “yaşayanlar” için kurulmadığı, asıl ağırlık merkezinin ölmüş olanlar üzerinden inşa edilmiş bir meşruiyet düzeni taşıdığıdır; kralların, soyluların ve seçilmiş figürlerin bedenleri toprağa verildiğinde, iktidar da bedenle birlikte yok edilmemiş, aksine taş, mekan ve ritüel aracılığıyla zamana yayılmıştır.
Bu bağlamda ölüm, Roskilde’de bir kayıp değil, iktidarın mekana sabitlenme anıdır; beden toprağa girerken güç havaya karışmaz, katedralin duvarlarına, zeminine ve sessizliğine işlenir. Taş burada yalnızca mimari bir unsur değil, hafızayı taşıyan ve onu bozulmadan saklayan bir araçtır; bu yüzden Roskilde’de iktidar, yaşayan hükümdarlardan çok, ölmüş olanların suskun varlığıyla hissedilir. İktidarın bu denli ölümle iç içe geçirilmesi tesadüf değildir; çünkü yaşayan bir kral sorgulanabilir, devrilebilir veya unutulabilirken, ölü bir kral dokunulmazdır ve eleştirilemez. Roskilde bu nedenle, gücün bedenden çıkarılıp zamansız bir otoriteye dönüştürüldüğü bir merkez haline gelmiştir. Burada iktidar, emir veren bir ses değil, mekanın kendisi olarak konuşur.
Hafıza ise bu üçgenin en sessiz ama en güçlü köşesidir; çünkü Roskilde’de hatırlamak bireysel bir eylem değil, zorunlu bir karşılaşmadır. Katedralin içinde yürüyen biri, farkında olmadan geçmişle temas eder, çünkü taşlar anlatmaz ama hissettirir. Hafıza burada anlatıdan çok atmosferdir; yazılı metinlerden değil, ağırlıktan, soğuktan ve sessizlikten beslenir. Bu hafıza anlayışı, Viking döneminin sözlü kültürüyle Hristiyanlığın yazılı ve mimari hafıza geleneğinin üst üste bindirilmesiyle oluşmuştur; yani Roskilde, bir kültürel kopuş değil, iki farklı bilinç biçiminin aynı mekanda kilitlenmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Pagan ataların gömü geleneği ile Hristiyan mezar mimarisi, burada çatışmamış, birbirini derinleştirmiştir.
Roskilde’de ölüm, korkulan bir eşik değil, düzenin devamı için gerekli bir geçiştir; bu nedenle şehirde ölümün dramatik değil, son derece kontrollü ve törensel bir dili vardır. İktidarın bu törenlerle sürekli yeniden onaylanması, şehri sıradan bir kraliyet merkezi olmaktan çıkarıp, hafızayla yönetilen bir alan hâline getirir. Sonuç olarak Roskilde, Gölge Şehirler serisinde ölümün iktidarı yok etmediği, tam tersine onu daha da güçlendirdiği nadir merkezlerden biridir; burada hafıza geçmişe bakmak için değil, bugünü hizalamak için kullanılır. Şehrin gerçek gücü de tam olarak buradadır: Roskilde, yaşayanlara hükmeden bir şehir değildir, yaşayanları ölülerin düzenine uyumlamayı başaran bir bilinç mekanıdır.

Yorumlar
Yorum Gönder