Bulgaristan; Taşın Susturulduğu Ülke

Bulgaristan, tarih kitaplarında genellikle savaşlar, sınırlar ve rejimler üzerinden anlatılır; oysa bu toprakların asıl hikayesi, yerin birkaç metre altında, bilinçli olarak kapatılmış boşluklarda, yarım bırakılmış geçitlerde ve artık kimsenin adını anmak istemediği eski ritüel alanlarında saklıdır ve Gölge Şehir serisinin bu durağında mesele tam olarak budur: görünen değil, gizlenen.

Bulgaristan coğrafyası, Traklar’dan Roma’ya, Bizans’tan Osmanlı’ya ve modern devlet yapısına kadar her dönemde üst üste inşa edilmiş bir hafızaya sahiptir; ancak bu inşa süreci, yalnızca yeni yapıların eklenmesiyle değil, eski olanın örtülmesi, bastırılması ve bazen de bilinçli olarak silinmesiyle ilerlemiştir, bu yüzden burada yeraltı yalnızca doğal bir oluşum değil, politik ve spiritüel bir tercihin sonucudur.

Bu topraklarda mağaralar sadece barınak değildir; Trak döneminden itibaren mağara, geçiş, inisiyasyon ve ölüm–yeniden doğum fikrinin taşla kodlandığı mekan olarak kullanılmış, kaya oyukları rastgele değil, güneş döngülerine, yıldız hareketlerine ve belirli enerji hatlarına göre seçilmiş, ancak sonraki dönemlerde bu alanların büyük bölümü ya kutsallığını kaybetmiş gibi gösterilmiş ya da tamamen işlevsizleştirilmiştir.

Özellikle bugünkü Sofya çevresinde yer alan yeraltı tünelleri, Roma Serdica’sından kalan altyapının çok ötesine uzanır; bazı geçitlerin neden yarım bırakıldığı, bazılarının neden haritalardan çıkarıldığı ya da neden üstlerinin özellikle betonla kapatıldığı sorusu, yalnızca mühendislikle açıklanamaz, çünkü bu geçitler, bir dönem yalnızca bedenlerin değil, bilgilerin de taşındığı damarlar gibidir.

Plovdiv çevresinde ise durum daha da çarpıcıdır; Avrupa’nın en eski sürekli yerleşimlerinden biri olan bu şehirde, yüzeyde görülen antik tiyatrolar ve taş yapılar aslında yalnızca vitrin görevi görür, asıl katman, Trak kaya kutsal alanlarıyla başlayan ve Roma döneminde genişletilen yeraltı boşluklarında saklıdır; bu alanların bir kısmı bugün hala “doğal mağara” etiketiyle geçiştirilir, oysa biçimleri, yönleri ve iç düzenleri doğanın rastlantısına bırakılmayacak kadar bilinçlidir.

Gölge Şehir perspektifinden bakıldığında Bulgaristan, bir ülke değil, üstü örtülmüş bir eşik gibidir; Doğu ile Batı arasında yalnızca coğrafi değil, bilinçsel bir geçiş noktası olan bu topraklarda, hangi bilginin yaşatılacağına, hangisinin toprağın altına gömüleceğine yüzyıllar boyunca karar verilmiş ve bu kararlar, taşın diliyle kayda geçirilmiştir.

Burada mağaralar susturulmuştur, geçitler kapatılmıştır ve bazı şehirler, yalnızca üst katmanlarıyla hatırlanmaya zorlanmıştır; işte Gölge Şehir serisi, Bulgaristan’da tam olarak bu zorlamaya karşı durur ve şunu sorar: Bir şehir gerçekten yok mu oldu, yoksa sadece konuşması mı engellendi

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zamanın Eksenine Kurulan Şehir; Londra’nın Ley Hatları

İskoçya’nın İç Ley Hattı

Iona Adası